
Hadi itiraf edelim; “artık sevmediğini biliyorduk”…
“Daha dün benim aşkımdan ölüyordu, bugün nasıl terk eder, bugün nasıl sevmez!?” derken dünü sorgulayalım.
“Aşkından ölüyorum, seni çok seviyorum” dediğinin hemen ertesi günü yapayalnız kaldığımızda, problemin bugün değil de dün olduğunu biliyorduk…
Herhangi bir ilişkide; biricik sevdiceğimiz artık bütün gücünü toplayıp gittiğinde, dizlerimiz üstüne çöküp “Bu nasıl olabilir?” diye ağlarken, gözümüzün önünde yavaş yavaş bizden vazgeçip, sevmeyi bıraktıklarını biliyorduk… Görmezden geldik ama… Bizim sevgimiz düzeltebilirdi… Daha çok sevip, tutunursak, bizi sevdiği günleri hatırlatabilirdik… Belki de öyle bir şey yoktu, belki de bizim kuruntumuzdu… Her ihtimal olabilirdi ama bizi sevmekten vazgeçmesi bir ihtimal bile değildi. Bize bunları diyen neremiz varsa görmezden geldik. O bizim hastalıklı tarafımızdı. Hiçbir şeyi ağız tadıyla yaşatmayan karanlık taraf… Lanetler okuduk ona. İçimizde şüpheyi yok etmek için yaşadığımızdan çok güçlü, hayali, sonsuz bir aşk masalı yarattık. Aksayan tarafları vardı, tatmin de olmuyorduk üstelik ama olsun. Bu düşünceler hep karanlık tarafımız yüzündendi…
Şımararak sorular sorardık, “Sen beni artık sevmiyor musun?” İkna etmek için cümle bile kurmayan “saçmalama”larla karşılaşır, o düşündüğümüz sonuçla karşılaşmamak için üstelemezdik. Tamam ikna olduk!
Nasıl bir sevgisizliğin içindeydik, hangi çaresizlikle bilip bilip görmezden geldik sevilmediğimizi muamma… Kendimizi orada kalarak nasıl harcadık? Hangi beyin tutulması bize bir aşk masalında olduğumuza inandırdı? Sevilmedikçe nasıl sevdik onları? Ya beraber hayallerimiz, planlarımız?
Tam bir deli işi.
Kendimizi sevmeyi beceremedik… Karşımızdakine yüklendik. “Ben beceremedim, lütfen sen becer.” Biz yapamadık ama o yapabilirdi. Üstelik kendimizi sevemezken onu ne kadar da seviyorduk! Artarak azalan bir sevgisizlik içinde azalarak artmaya çalıştık. Azalıyorduk işte, kabul etmedik.
Sevilmeye ihtiyacımız vardı. Bir kere sevmişti, şimdi bitemezdi. Öyle bir şey yoktu. Aşk vardı. Bizim başımıza gelmişti işte. Belki geçici bir dönemdi. Olabilirdi.
Onun için ısrarla yanında durduk. Günden güne sevilmediğimizi görerek, görmezden gelip yaşadık. Kaçınılmaz son geldiğinde de belki en çok “bile bile nasıl kaldım yanında, nasıl gidemedim?” dedik. Demedik mi? Diyeceğizdir o zaman.
Yenilmiş egolarımız kucağımızda, bir başka sonsuz aşk masalına kadar içimiz çıkana kadar ağlarız. Muhakkak geçer..
Ama ikimizden biri yalan söylüyor.
Biliyorum.
Medyadaki tüm cinsiyetçi, homofobik, ayrımcı ve ırkçı yaklaşımların ortadan kalkması için bir hareket başladı biliyorsunuz. Defne Devrimi… Bazılarınca küçümsenen, gene bir avuç feminist kendi yağında kavruluyor diye alaya alınan ve gene seksist söylemlerle eleştirilen bu hareketin bir destekçisi olarak sevinç günü bugün.
Hıncal Uluç, alışık olduğu o bütün sweetheart çirkinliğiyle yazdığı “su testisi su yolunda kırıldı” yazısı nedeniyle Defne Joy Foster’ın ailesine 20.000 liralık tazminat ödemeye mahkum oldu. Burada böyle esprili, komikli tespitler yapabilirim ama artık hiçbir şeye gülemiyorum. Medyanın kirli, maço, debil dilini gördükçe dalga geçip, hayatıma devam edemiyorum. Görmezden geldiklerime baktığımda arkamda kocaman bir dağ görüyorum. Görmezden gelmek her zamanki gibi orada oldukları gerçeğini değiştirmiyor ve egemen dilin, davranış biçimlerinin görmezden gelinerek alt edilemeyeceğini her gün acı haberlerle öğreniyorum. Gerçi hiçbir haber, hiçbir yazı bu dili kanıksamış, bu dili kullanan kadınlar kadar beni üzmüyor. Evet. Can sıkması falan değil artık, üzülüyorum. Düzenli sinirli kalabilme yeteneğim olsa, sadece sinirli de olabilirim ama yok. Çaresizce, sinirlenerek etrafta olup biteni inceliyorum.
Öğretilmiş kadın ve erkek davranışları televizyonda, internette, gazetelerde iki yüzlü, ahlak kumkuması ve nefis bir halmiş gibi sürekli pazarlanıyor. Tüm dizilerde ısrarla komik karakter olarak pazarlanan doğulu insanlar, evinin kadını olmuş sürekli temizlik, mutfak ve yaşadığı erkekleri idare etmek görevinde kadınlar, aramızda ama dışlanan efemine gay karakterler vs…
İnternetin en popüler paylaşım sitesi Twitter’ın en çok takip edilenlerinin tek ortak noktası da bu debil dil. Kızlı erkekli düzenli olarak kullandıkları cinsiyetçi dil, bir insanın daha çok aşağılanamayacağı tecavüz, düpedüz ırkçılık kokan( şişmanların ne giyineceğinden, bir kadının epilasyonuna, savaş çığırtkanlıklarından, cinsel münasebetlerle nasıl cezalar verileceğine)tweetler… Komikliklerinden taviz vermemek için var olan durumlara asla dokunmayan ama mevzu bahis Hilal Cebeci’nin memeleri, kıçı; Demet Akalın’ın dil bilgisi özürlüsü halleri olduğu zaman bu adi, egemen dilin her türlü cinsiyetçi tweetleri havalarda uçuşuyor. Benim kadar küfür etmeyi seven hatta tapan birinin bu dile çanak tutan, şak şaklayan insanları görüp sinirlenmesi abes olabilir ama bunları eleştiren arkadaşlarımın nasıl adi tehditlerle sindirilmeye çalışıldığı, aşağılanmanın her türlüsüne maruz kalmalarını izlemek biraz akıl ve vicdan sahibi herkesi deli edebilecek seviyede.
Hıncal Uluç’a hak veren, bir kadının nasıl namuslu ve ahlaklı olacağını doğarken öğrenmiş ve öğretmeye çalışan zihniyet; geçen günler de tecavüze uğramış bir Amerikalı turiste karakolda yapılan muamelede vücut buldu. Gecenin bir vakti dışarda gezmek, kılık kıyafeti tecavüze müsait olmak, orospu payesi için yeterli bir sebep olmuş. Ne kadar acıdır ki tecavüz için gereken şartları gene kadınlar oluşturuyor. Bu kafa karışıklığını gidermek için artık yazılı bir yasa çıkarılması taraftarıyım. Misal ayak bileğinden tahrik olanlar çoğunlukla nerelerde yaşar? Ayak bileğimiz kapalı gezeceğimiz yerleri bilelim. Sonra diz kapağı nerelerde tecavüze davet olur? Saçlarımızı nerede açabiliriz? Sokaklarda dolaşma saatleri kadınlar için kaçla kaç arasındadır? Meme çatalı, göbek, mini etekten falan bahsetmiyorum farkındaysanız.
Bir kadının travması, aşağılanması, psikolojisi hiç önemli değil. Su testisi su yolunda kırılmıyor mu sonuçta? Diz kapağı gösterilmemesi gereken yerde diz kapağı gösterdiysen, sokağa çıkma saatlerini kaçırdıysan bunlar başına gelecek. Kadınsan sana çizilmiş sınırlara, nasıl oluştuğunu bilmediğim ama var olan öğretilmiş davranış biçimlerine uygun davranacaksın. Buradan eşşekler önderliğinde diğer hayvanları tenzih ediyorum. Henüz hayvan tecavüzcülerinin bilincine vakıf olamadığım, ve olmam için ancak Marduk’un yardımına ihtiyacım olduğunu düşündüğüm zihniyetle empati kuramıyorum ama vakti zamanında tecavüz ettiği eşşeğe “bana seni istiyorum gibi baktı ” diyen birini görmüşlüğüm de var…
Lanetlemek istediğim, her yerde şahit olduğum, beni ve benim gibi düşünenleri aforoz etmeye çalışıp tehditler savuran zihniyetin maddi cezası olsun bu Hıncal Uluç’un tazminat cezası.
Biz, bu her şeyden tiksinmiş, bıkmış, usanmış; kadının kadın gibi, erkeğin erkek gibi davranması gerektiğini düşünen zihniyetin azalarak bitmesini isteyen insanlar olabiliriz. Bir insanın, insana yaptığı en büyük kötülüğe ortaklık çıkarmak, başka birinin özgürleşmesinin kendi özgürlüğünü kısıtlamasından korkan insanları; öyle olmadığına ikna etmek için türlü maymunluklar yapan insanlar da olabiliriz ama elimizden gelen bu. Belki sizi çok seviyoruz, belki de hiç sevmiyoruz bilmem ama;
Yaşasın Defne Devrimi!
Bu arada ıssız bir adaya düşsem sizi yanıma alırım.
@ozlemhepsen
@mesutbahtiyar
@elifkey
Deniz fenerinde oylece oturuyoruz.
Gecenin bir körü…
‘Benim artik cesaretim yok’ diyorum. “seni daha ne kadar uzebilirim ki, neden korkuyorsun” diyorsun. İşmiş gibi.. Sanki guzel bir sey soyluyormus gibi… Guzel de geliyor aslinda, tam anlayamiyorum ama beni sevdigine olan inancim bu durumlari sorgulamama izin vermiyor. Saatlerce konusuyorsun. Ben, hep dinliyorum…
Sana inanmamayi, dislerimi sikarak basarabilecegimi dusundugumden; dislerimi sikiyorum. Her zamanki gibi dislerimi sikmaktan basim agrimaya basliyor. Bas agrim, sen ve ben. Ortaligi sulandirmaya, ikimizin bu kadar ciddi bir ortak karar vermemizi engellemeye calisiyorum. Cunku seni istemiyorum. Seni seviyorum.
Senin icin bozdugum, yapayalniz kaldigim, ahlaksizligin dibine vurdugum hayatimin kontrolu bu sefer bende olsun istiyorum. Artik kendimi ozledigimde solugu senin yaninda almak, suclu hissedip surekli sirtini sivazlamak, iki kisilik bir degersizlik hissiyle yasamak istemiyorum…
“Ne olacagiz biz peki, birbirimizin metresi mi? Hep boyle mi surecek?” diyorsun.
‘Hayir’ diyorum. ‘eskiden olsa evet derdim ama artik hayir’
Biz bir yerde hata yaptik. Kendimizi bir yerde suclu bulduk ve bu sucluluk duygusu bizi, kendini surekli yenileyen ama asla iyi olmayan bir hissedis bicimine soktu. Kendimle ilgili sevmedigim ne varsa sen hayatimda oldugun icin var. Metresler insanlari iyi hissettirir, halbuki seninleyken hissettigim tek iyi bir sey yok. Cocuktum, ben sana asik oldum. Hic olmayan, asla yasanmamis seylerin hayalini kurmayi, hatta onlara inanarak yasamayi ogrendim. Yetiskin iliskilerinin hayalimdeki gibi olmadigini nereden bileyim? Takildim kaldim iste. İnsanin iliskileri tek bir hayalini bile karsilamaz mi?… Olmadi. Ben de her olmayista seni dusundum. Cunku olmaya en yakin hayaller seninleydi ve bunun sadece cocukluktan oldugunu anlamam cok uzun surdu. Her kalbimiz kirildiginda birbirimize yanasmamizin baska manasi var mi?
“Aynı hayal kirikliklarindan hep birbirimizle olmadik mi peki? Neden hic sadece ikimiz olmayi denemedik” diyorsun.
‘hayal kirikligindan’ diyorum…
****
(Bundan sonra bir kiz, bir erkek.Ayni tabi. Kiz(K), erkek(E))
K: Hadi eve gidelim, uykum geldi benim.
E: Batak atar miyiz? Bir seyler alalim bide herkes soracak nerde kaldiniz diye.
K: Uykum var diyom sana ya, siz oynarsiniz. Sigara falan alalim, benim daha icecek halim yok.
E: Sen sevilmeden cekilecek sey degilsin biliyosun dimi? Onun icin herkes gotune tekmeyi basiyo asktan gozleri hafif aralanir aralanmaz.
K: Napayim, kendimi mi keseyim simdi? Sen benimle ilgilenme diyorum, kendine bak.
E: Bu arada yarin kacta gidicen? Manitam gelcek eve.
K: Bana ne. Canim ne zaman isterse o zaman giderim.
E: Neden boyle yapiyosun? Kiskaniyo sonra bi suru problem. Gene beni biraksinlar dimi? Tesekkurler yardimlarin icin.
K: Kiskanirsa kiskansin, bana ne beni mi terk edecekler amk. Cok da fifi.
E: Evet, seni de terk edecekler. O da bilmedigimiz bir sey degil. O zaman aynisini ben de yaparim.
K: Sevgililerim seni kiskanacak kadar beyinsiz olmaz benim merak etme.
Evde bira kalmis midir acaba, bi tane icip mi yatsam ya?
E: Alalim be, batak oynariz hem.
K: Ya oynamicam diyom allah allaaah….
…..
E: Hayata bir kere geliyoruz, bir kere asik oluyoruz ve dusunebiliyo musun, sen o hakki benimle doldurdun. Hahaha.
K: Sen de git essegin sikiyle doldur, ac kapiyi…..
Bazı hikayeler ne kadar gercek.
Bir yerlerde, herhangi bir şekilde tanışıyoruz. Elektriğimizi de aldık ya da yolda, bir şekilde alacağız. Cinsel etkileşimimiz de tamam olduğuna göre arkamıza yaslanıp kemerlerimizi takabiliriz: Sevgili oluyoruz.
Her ilişki başlangıcı gibi bunda da o bizi insan yapan kurnazlığımızı, olmak istediğimiz insan-mış gibi davranmamızı engelleyemiyoruz. Bilmediğimiz denize gece girmeyelim telkinlerimiz, gözümüz aşktan kararmaya başlar başlamaz sona eriyor. Bir süre birbirini görmeden yapamayan, gelecekle ilgili tüm planlara birbirini dahil eden insanlar yavaş yavaş olmak istediği insanı bırakıp hali hazırda oldukları insan olunca da işlerde engellenemez bir değişim oluveriyor.
Çapkın olan, ilk firesinde; zaten böyle biri olduğunu -ne kadar ise- şu kadar zamandır böyle bir şey olmadığını, bir hata yaptığını söylüyor. İşte burdan sonra karşı tarafın ego, kalp kırıklığı ve aşkla imtihanı başlıyor. Aşk her şeyi affeder mi bilemiyoruz ama teselli ettiği kesin. Varoluşumuza aykırı yaptığımız her yanlışın tesellisi ‘aşıktım ya, n’apayım?’ oluyor. Gururu incinmiş, egosu zedelenmiş ve aşık karşı taraf hayatına nasıl devam eder bilmiyoruz ama neyi seçerse seçsin pişman olacağını biliyoruz. Aptal ve önemsiz biri yerine konma kotası -bir kap oldugundan fazla su almaz- böyle durumlarda belirleyici bir özellik olmayı sürdürüyor.
-Yediğin, içtiğin senin olsun; artık ayrılalım.
Pek tabi yüce Rabbim, herkese karşılıklı ayrılmayı nasip etsin ama zalim kader olmayınca olmuyor.
Efendi gibi iki tarafında aşkının bitip “hadi canım ayrılıyoruz, öptüm” dedikten sonra hayatlarına güzel güzel devam ettiği bir ayrılık düşlüyorum. Evet, bir ayrılık ütopyası. Az önce kurduğum cümleden de sefilliğim, andavallılığım kolayca anlaşılabilir ama mevzubahis bu değil. Neyse. Bu cins ayrılığı hiç yaşamadığım gibi, görmüşlüğüm de yok. Zaman zaman duyduklarımı da şehir efsanesi olarak adlediyorum ve yalnız olmadığımı biliyorum. Alışık olduğumuz ayrılık biçimleri genelde “dün seviyordun bugün ne oldu ve yürümüyor ne demek, başkası mı var?” diyologlarıyla yaşanıyor. Bir taraf hep topal devam ediyor. Kimseyi üstümüze almıyoruz, benimle sevgili ol ölene kadar seni seveyim garantisi vermiyoruz ve istemiyoruz da ama dürüst ayrılıklar şart. Hatta ayrılıkların tek ihtiyacı gerçek. Hiçbir gerçek, ayrılıkta hafifletici sebep maksadıyla söylenmiş yalanlar kadar hasar bırakmaz. Sebebi ne olursa olsun, gerçek hep iyi gelir. Terk edenin söylediklerinin yönlendirmesiyle çift taraflı bir kendini kandırma, gerçeği mumla aratır. Bütün genellemeler gibi şimdi söyleyeceğim de yanlış olabilir ama kadınlar, erkeklerden hep daha cesurdur bu durumda. Erkekler, kurnaz, sinsi, içten pazarlıklılarımız dahil hiçbir kadın kadar dürüst ve cesur olamıyor malesef. Kadının belki de ilk kez gerçeğe ihtiyacı varken, ne düşündüğünü tam bilemediğim erkek kişiler ısrarla bu gerçeklikten kaçıyorlar.
Sonra o beyaz atlı prens olma ihtimali olduğu için hayatımıza giren, ilgili, şefkatli, pırıl pırıl sevgililer hafızalarda ibne gibin, puşt gibin bir şey olarak kalıyorlar.
herkesin inandığı bir şey vardır bu amına kodumun hayatında, benimki de sensin, ne yapayım?
Her şey için çok geç zamanlardaydık. Uzun, üzgün, mutlu, mutsuz koskoca bir yıl geçmişti. Onu en son bir otobüs terminalinde, beni çok severken bırakmıştım. Sonraki karşılaşmamız “bu aşk burada biter” konuşması olmuştu.
Başkasına aşık olmuş ama söyleyememişti. Çünkü çok büyük laflar etmiştik. En çok birbirimizi sevmiştik, ilk defa böyle aşık olmuştuk falan filan…
Utandı tabi bu büyük laflar yüzünden. Ben olsam ben de utanırdım belki. Uzun süre, bir yanlışlık olduğunu düşünerek öylece ‘durdum’. Bir sabah yanında beni görmek isterdi ya da ne bileyim, bana ait bir şey bulur, özler, hoopp gene bana aşık olur diye duruyordum.
Sonra her şey gibi bu da geçti.
Çok acayip. Hayatta her şey geçiyor. Bazen iyi geçmiyor, bazen çürütüyor ama geçiyor.
Benim aşkımda, ben böyle üzülerek dururken geçip gitmişti.
Aklıma gelip beni gülümseten şeyler geçmişti. Beni kıran, beni üzen, gözlerimi sımsıkı kapayıp kafamı sallayınca geçeceğini düşündüğüm, beni kahreden her şey geçmişti.
****
Artık durmadığım zamanlardaydım. Sürekli ne olduğunu bilmediğim yerlere yetişmeye çalışıyordum. Dolmuştan aşağı adımımı atar atmaz göz göze geldik. Kafamı çevirmeye yeltenmiştim. Konuşacak bir şeyimiz yoktu diye düşünüyordum.Bana yalan söylemişti…
Sonra birden o eski kızgınlığımın, hayal kırıklığımın, üzüntümün olmadığı aklıma geldi. Eski bir lise arkadaşım olmuştu, sümüklerimi akıta akıta ağladığım çocuk. Burada olduğuna şaşırdığımı söyleyerek başladık konuşmaya. Türlü numaralarla, zevzek zevzek konuşmalarla onu artık ne kadar normalleştirdiğimi anlatmaya çalışıyordum aslında. Birden “hadi gel kahve içelim” dedi. Ne güzeldi ıvır zıvır şeylerden konuşmak, hatırlamıştım. ‘Hadi’ dedim, nereye yetişmeye çalıştığımı unutarak.
Oturduk. Öylece gözlerine, burnuna, dudaklarına bakıyordum. Öpüşmüştük eskiden. Nasıl olduğuna şaşırıyordum. Biz birlikte eğlenen iki arkadaşmışız, başımıza bir sarhoşluk gelmiş ve utancımızdan artık arkadaşlığımız bitmiş gibi hissediyordum. Elleri aynıydı. Hala sigara içerken bir gözünü kısıyordu. Hala gülümserken sola kayıyordu ağzı. Her şeyi, elleriyle anlatıyordu hala. Çok eğleniyordum. Ta ki kırgınlığım gelip kendini hatırlatana kadar. Kendimi engelleyemediğim şekilde yüzüm asılıyordu. Duymak istediğim cevaplar vardı ve soru sormamak için dudaklarımı yemeye başlamıştım. O da beni hatırlamıştı. Biliyordu ki dudaklarımı yiyorsam, kafam bambaşka yerlerdeydi.
“Sor hadi sor” dedi. Lafı çevirmek, ‘aslında beni o kadar da tanımıyorsun’ diye poz yapmak için ‘yok yahu, ne sorusu?’ dedim.
Sevgilimi sor, dedi. ‘Bilmek istediğim zaman anlatmadın, şimdi bilmek istemiyorum’ dedim. Upuzun ve sonlarına doğru canımın sıkıldığını fark edince, yüzümdeki gülümsemeyi engelleyemeyecek kadar hoşuma giden bir konuşma yaptı. Günah çıkarmaya ihtiyacı varmış. Sevgilisini ne kadar sevdiğini, nasıl aşık olduğunu anlatıyordu ve içime en ufak bir üzüntü çökmemişti. Egosal ve duygusal olarak da aşmış olduğum, eskiden çok aşık olduğum çocuk…
İkimizde bir yandan kendi muhasebemizi yapıyorduk ve bu durumdan memnun olduğumuz, ikimizin de yüzünden belliydi. Kendi zaferimizi kazanmıştık böylece. O içini dökmüştü ve ben hiçbir şey hissetmediğim için rahattım. Sigarasını, ateşini kopararak söndürüyor ve ben, kül tabağındaki bir türlü bitmek bilmeyen kora kilitleniyordum. O lanet, bir türlü sönmek bilmeyen ateşi söndürmeye çalıştığım günleri hatırladım. Ellerimi, ellerinin arasına alıp “bırak yansın” dediği günleri. Birlikte hayal kurduğumuz, birbirimize aşık olduğumuz günleri… Derin derin nefes alıp, kendimi telkin etmeye çalışıyordum. ‘Geçti, bak böyle ne kadar iyisin; o kül tabağındaki ateşi sürekli söndürmek zorunda değilsin.’
Gözlerine baktım. O da hatırlamıştı. Gülümsedik. ‘Kalkıyorum ben, bir daha gelirsen haber ver, yollarda karşılaşmayalım’ dedim. Ayrıldık…
Işık hızıyla konuştuklarımızı, hissettiklerimi ve o kül tabağındaki sönmeyen ateşi düşünüyordum. Evet evet, bitmişti. O sigara izmariti; benim romantikliğimden, benim sersem hayalperestliğimdendi… Geçen 1-2 saatin özetini böyle çıkarmıştım.
Bir kaç dakika sonra her şeyi unutmuş, yine nedenini bilmediğim halde gitmek zorunda olduğum bir yere gitmeye çalışıyordum. Vapura bindim. Her şey ne güzeldi. Koskoca bir ışık karşımda. Sonra “özlemişim” diyen bir telefon mesajı. Heyecanlanmam lazımdı, en azından bir gülümsemem belki. Hiçbir şey hissetmedim. Telefonu tekrar çantama atıp ışığa baktım. Hiç gitmiyordu. Sonra gülümsedim… Sonrasını hatırlamıyorum….
Hayat kısa. Kuşlar uçuyor*
*Cemal Süreya
Döndüm gecenin karasına, artık kimse kıramaz beni. O kül gibi deniz, o sesiz kız kayıp bir sandala binip gitti. Ne sen söyledin derdini, ne ben sevdiğime inandım. Unut geçen eski günleri; bunca yıl sonra, nasılsın?