
16 yaşında girdiği Diyarbakır Ceza evinden, 22 yaşında çıkmış. Tam olduğum zamanları hatırlıyorum diyor, 16 yaşındaki halinden bahsederken. Artık yarım bir adamım.
Açlık grevindeyken felç geçiren arkadaşını, bir de Allah yok peygamber tatile çıktı, yerlerine ben bakıyorum diyen askeri unutamıyor. Hiç Türkçe bilmeyen annesinin, görüş zamanı yaşadıkları yüzünden istiklal marşını ezberleyip gelmesi kabuklu yarasıymış kalbinin. Onu hatırlamamaya çalışıyorum diyor. Yarım adamlığıyla yaşamaya çalışırken -kendi tabiri ile- en çok beynine şaşırmış. Hayata uyumlanıyorsun diyor. Bunun için beyin, sen zaten hiç tam olmamışsın gibi davranıyor. Gözün şahitlik etmeyi istemeyeceği işkenceler silinmiş aklından. Hafıza kayıpları yaşamış senelerce. Geçmiş artık.
Geçen gün camı açmış. Bir araba dolusu genç geçmiş kapının önünden. Şivan Perwer dinliyorlarmış. Allah’ın olmayıp, peygamberin tatilde olduğu yerde bıraktığım yarım, hepsine helal i hoş olsun diyor. Ödediğim bedel, cam çivisi kadar olsa da helal i hoş olsun. Buna değer.
Gülümsemiş arkalarından.
Biliyorum diyor, herkes benim gibidir ve herkes gülümsüyordur.
Sessizleşiyor sonra. Kendi kendine mırıldanıyor:
“Burası artık ceza evi değil, askeri okul. We strane beje Diyarbekir..”
Yazdı.
Akşam 8’den önce dışarı çıkılmayacak kadar sıcaktı ama biz kimsenin görmeyeceği saatte buluşmak zorundaydık ve güneş ana bacı sikiyordu. Tamam tamam, baba abi de sikerdi ama kafiyeli değil. Yaptığımız her şey yasak ve ayıplı olduğu için güneş tepemizde nöbet tutuyor. Gençliğim artık bu duruma dayanacak gibi değil. Elleme baba yorgun tabelasını asmışım. “Senin kafan mı yanıyor?” dedi. Baktım, kafam hakkaten yanıyor. Eyvah dedim, günahtan alev aldım.
Günah da nasıl ergen işi. Sevgilim başka, sevenim başka işte. Üstüne üstlük kalbimin kırığı burdan köye yol olmuş. Ben böyle yapamam dedim. Bu iş burda biter.
Arkadaşlarımı kaybettim, sevgilimi kaybettim, güvenilirliğimi kaybettim. Yaptım, bedelini ödedim. İnanmasaydım, güvenmeseydim, üstüne bir de çok gençtim.
Neyse, kafamın o yanmasını hiç unutmadım.
Bir sürü zaman geçti. Bir gün evde oturuyorum, bir baktım kafam yine yanıyor. Film şeridi yine gözümün önünden geçmeye başladı. Günah yok, yalan yok, her şey tertemiz. LAN BU KAFA YİNE NİYE YANIYO dedim.
Sonra dedim yanarsa yansın amk. Su veren itfaiyenin…
Gecenin bi körü sahile indim, kafamı yelledim. Ölsem gülmez miydik. Niye öldü? Kafadan:(
Telefonumun şarjı bitiyordu. Çaldı. Eh dedim şarjım bitecek, açmasam mı. Açtım telefonu, kapandı. Sallamadım. Yanıma biri oturmaz mı. Oturur amk. Ben de dedim ki dedim, kafam niye yanıyo. Hoşgeldin. Allah’tan başka bir şey isteseymişim keşke dedi, bütün gün seni düşündüm.
İbne.
O düşünüyo, benim kafam yanıyo. Benim yine kafam yanıyo, beni düşünmeyi kes dedim.
E napayım şimdi dedi.
Beni düşünme işte, sen yürümeye devam et dedim.
Sonra o da dedi ki, hep denedim. Artık beni suçlamayı kes.
Gitti.
İçimden neyi denedi bu çocuk acaba dedim.
Allahçım kafamı yel alsın diye dua ettim.
O yazı düşündüm, ne sıcaktı be.
Bir arkadaşım yazmış. Demiş ki kimse olduğu yerde değil. Ev, şehir, yatak, kalp. Bunu bilerek ömür mü geçer?
Dut ağacının altında elimizde torba bekleyip, ağaç sallıyoruz. Çoğu dışarı gidiyor, biz toplayacağımız üç beş dutun peşindeyiz. Yok mu büyük naylon, gersenize. Yok. Napalım. Elimizdeki poşetlerle ordan oraya koşturuyoruz, dut yiycez.
Yedik.
Babayı.
Öyle işi sikerler.
Hep öyle diyorum. Ne diyeyim?
Bir gün bizim bakkalda toplanmış uzaylıları bekliyorlardı. Oldu bir kaç sene. Rezil bir halde sabah karşı memlekete kaçmıştım. Sarhoş. Muavin tanıdık diye çekti nazımı da, neyse. Annemlerin eve gitmeden bir sigara alayım demiştim. Bir kalabalık. Dedim noluyo be sabah sabah, dediler uzaylıları bekliyoruz. O kadar mantıklıydı ki amına koyayım uzaylı beklemek. Halimi gören herkese göre uzaylıları beklemek mantıklı gelirdi. Ha bakın işinize ya dedim. Dedim ama havam kimeydi acaba.
Oturdum bakkalın önüne bir sigara içeyim dedim. Eve gider gitmez, maruz kalacağım muhabbetler yüzünden hemen uyumak zorundaydım. Uykum da vardı aslında, niye oyalanıyorsam orda. Uzaylılar ya gelirse diye bile düşünmüş olabilirim.
O hale gelmişim, tek ihtiyacım uzaylı.
Ben ne anlatacaktım acaba.
Neyse, devrisi gün oldu tabi. Ben o günü uyuyarak ve annemlerin gönlünü almakla geçirdim. Sonra telefonu aldım elime. Nasıl da hiç çalmamış. Nasıl da hiç mesaj gelmemiş. Nasıl da sahibine benziyor. Hazırlanıp çıktım evden. Pancar diye bir yer var bizim evin yanında. Kooperatifin duvarında oturup içiyoz işte. Ordan bi ses. Benim adım. Bir bakayım o. Uzaylı gelmiş yemin ederim. Burgaz, Pancar ve o. Bildiğin uzaylı. Hemen kafada soru işaretleri. Allah allahlar. Uzaylı öyle karşımda duruyor. Kanma koçum, aslansın kaplansınlar. N’apıyon sen burda dedim. Dedi konuşucaz. Ulan konuştuk ya. Hatta öyle bi konuşmuşuz ki ben kendimi sarhoş şekilde şehirler arası otobüste bulmuşum.
Anlattı da anlattı. Ben zaten kimi sevsem bayılır anlatmaya. Duruyom ben de, ne anlatıyo acaba falan diye geçiriyorum içimden. En sonunda özet geçti. Ben şu an seni sevmiyorum ama çok sevdim. Öyle sevdim, böyle sevdim. Zehirlisin sen biliyosun, son kullanma tarihin var dedi. Pezevenge bak! Uzaylı pezevenk! Peşimden beni sevmediğini anlatmak için geliyor. Ya bak işine, git başımdan dedim. Evin önü, gündüz vakti. Sesim bir yükselse annem balkondan sallanacak. Hanımefendi gibi konuştum. Benim tepemi attırma da dedim, akıtmayayım beyninin pekmezini burda. Yürü git asabımı bozma benim. Ben zaten senden kaçmışım, sen nereye geliyon!
Der demez, gitti.
Ben de gittim çocukların yanına. Bira söyledik hemen. Durumu bir özet geçtim. Keşke getirseydin, döverdik dediler.
Hiç aklıma gelmedi be. Gelse.
Böyle iş olur mu.
Öyle işi sikerler işte.
Sürekli kadınlar tarafından reddedilip, terk edilmelerine methiyeler düzen adamlar. Sarkazm tamam, imgelemler kuvvetli, yalnızlıkları kahredici, bencillikleri ölümcül.
Neyse işte.
Bir kadın varmış. Olmaya da bilir; orası muamma, ama yine de varsayalım. Kadın umursamazlık hastalığına yakalanmış. Kavga edilemez bir insan olup çıkınca, terk edilmiş. Bu terk ediliş konuşmasında adam sormuş: Niye susuyorsun, bir şeyler söylesene! Kadın cevap vermiş: Acaba makinenin kapağını açtım mı diye düşünüyordum ya, çamaşırlar kokmasın.
Adam, kalkmış gitmiş. İsterse cinayet bile işlermiş ve kadının “o” kadın olması başlı başına hafifletici bir sebepmiş.
Kadın düşünmüş. Ben ne olduysam demiş, bu adamın gözünün önünde oldum. Niye şaşırıyor?
Sonra, yıllar sonra ama; o ana kadar sürekli sağda solda karşılaşıp selamlaştıktan “iyi gördüm seni iyi” yalanıyla dağılmalarından bile çok sonra, kadın parka kafa dinlemeye gitmiş. Yıllardır bütün söylediği yalanları toparlamaya, karar vermeye hep o parka gidermiş. Elinde çekirdek. Düşündükçe hızlanan çekirdek yemesi. Kalp mi kırdım diye düşünüyormuş, ne yapmalı, ne etmeli, kaçmakla olmaz, öyle şeyler… Hayat akmış işte çok. Şairler parkını izlemeye başlamış. Birden bir ses! Sarkzmı tamam, imgelemleri kuvvetli, yalnızlığı kahredici, bencilliği ölümcül “o” adam sesi.
Adam şiir gibi konuşmuş. Başucu kitabı olacak kadar güzel konuşmuş. Kavganı özledim demiş. Lütfen benimle kavga et. Kadın gülümseyip kalkmış. Makine durmuştur artık, gidip çamaşır asayım ben demiş, hadi iyi geceler. Adam önce oturduğu banka bir yumruk atmış, sonra da heykeli tekmelemiş.
Kadın giderken yine düşünmüş. Keşke demiş, bir çocuğum olsaydı da evde onu dövseydim.
Şaka şaka, bunu ben uydurdum.
Galiba kadın ölmüş, kimse de anlamamış. Öyle bir şey. Unuttum ben de şimdi.
Bir gün, yine başkasını seviyordu.
Benim de ilk şahitliğim tabi… Biri, ilk defa başkasının aşkından ölüyorum, dur yanımda da ben ona üzüleyim diyordu.
Huzur.
Huzurdan tiksiniyorum. Aşk acısıyla gidilmiş bir sahil kasabası hissi. Sahil kasabası mıyım ben? “Zavallı; beni, başkasının aşkından kahrolduğumu izleyecek kadar seviyor.” Nereden bakarsan insafsızlık.
İnsanın yaşadıklarından tek öğrendiği; yanında huzur bulmaktan bahsedenlerin onu sevmediği olabilir mi? Oldu. Nerede huzuru duysam, tası tarağı toplayıp gidiyorum işte. Onun yanına gidiyorum. Anlatıyorum. Seni sevmesine zaman vermeden gidiyorsun diyor. Ama huzur diyorum, o zaman susuyor. O da biliyor. Beni sevenin, benimle huzurlu olduğu görülmedi.
Neyse.
İşte o, ilk defa başkası için kahroluyordu, ben de dinliyordum. Mektup yazdım cevap vermedi dedi. Kapısına gittim kapıyı açmadı. Buluşmaya gelmedi. Bir yerde karşılaştık, ne yapacağımı bilemedim, selam vermedim; geldi yanıma, sevimlilik yaptı, sonra telefonlarıma çıkmadı. Aynılarını yapmıştı. Hatta belki daha insafsızcasını. Şartlar eşitti. Benim acım dönüp dolaşıp onun kalbine yerleşmişti. Ne saçmalık ki başka bir kadın için. Sanki o, ben olmuştu. Öylece kendimi izliyordum.
Bir gün reklam çekiyorlardı. Sevdiği kızla tabi. Ele ihtiyaç var, el çekecekler. Bildiğimiz beş parmaklı el. Ben aklına gelmişim. Daha trajikomik bir şey duymamıştım. “Eli olan birini tanıyorum!” Bir anlık sevinip gülümsemiştim. Belki ellerimi seviyordu. Belki, sürekli ağladığı için başının ağrımasına iyi geldiğini düşünüp, saatlerce elimi alnında tutmamı seviyordu. Huzur. Ellerim. Ellerimle ben gittik. Sevdiğim adam, sevdiği kadın, ellerim. Öyle aşık bakıyor ki. İki kere daha zor şahit olmak. Oldum ben tabi. Sonra ellerimi aldım, döndüm.
Ellerimden nefret ettim. Karaktersizler. Nasıl da bir an önemli sandılar kendilerini. Mektup yazdırdım onlara. Yazın dedim. Benim şahitliğim burada bitiyor. İnşallah dedim, içinin sürekli sızlaması geçmez. Başka el bul kendine. Sana söz. Bu huzur, burada biter.
Günlerce cevap bekledim. -aylarca aslında- Vermedi tabi. Görmezden geldi. Beni görmezden gelmekten kolay ne vardı, ben nasıl olsa, illa onun baktığı yerde olurdum.
Olmadım.
Bir gün yine birini seviyordu.
Şahitliğim bitmişti.
Ellerimi cebime koydum, yürüdüm.
**Bir elim sağ cebimde, bir elim sol cebimde
Bu hüznü siz de bilirsiniz.
**Turgut Uyar
En yakın arkadaşlarımızın ölmesine 18 yaşında alıştık. Bizim arkadaşlarımız öldü. Liseden daha yeni mezun olmuştuk. Öldüler.
Birisi; hayatında hiç içki, sigara kullanmadan kanser oldu, öldü. Kullanırdı, kötü alışkanlıklarımız vardı ama onun zamanı olmadı. Eczacı olacaktı, ona da zamanı olmadı.
Birisi, kasabanın en özgür hissedilen yerinden arabayla dönerken kaza geçirdi öldü. Üniversiteyi kazandığını öğrenmişti ve bunu kutlamaktan dönüyordu.
Birisi, canımın içi; ilaç kullanmasına rağmen haddinden fazla içki içip uyudu, bir daha da uyanmadı.
Kısaca alıştık işte. Durun durun, ölüme alışılmaz ama sığ kelime hazinemde bu hissedişin tam karşılığını bulamıyorum. Çok üzüldük. İçki sofralarında andık,alkollü arabaya hiç binmedik, Cerrahpaşa’ya her gidişimizde burnumuzun direği sızladı, ciğerimiz yandı vs vs. Yaşarken nasıl yas tutulursa onu yaptık işte. Sigaramızdan derin bir nefes çekip, “Bu nası sik gibi hayat, sikerler” dedik. O tarz genç isyanları. Bir şekilde ikna olduk. Ölüm, sıralı değildi; hayat, zaten yaşamaya değmez.
Sonra ben, Sevgi ile tanıştım. Sevgi ve Cansel. Bir travesti, bir transseksüel 15 senelik ev arkadaşları. Ülker Sokak sürgünleri. Beşiktaş’ta bir çıkmaz sokakta beraber yaşıyorlardı. Ev arkadaşları, hayat arkadaşları, birbirlerinin en yakın arkadaşları. Sevgi, Fen Lisesi mezunu dünya güzeli bir kadındı. Zehirli cinsel kimlik algımızı kaldırıp çöpe atacak kadar güzel bir kadın. Güzellik uzmanı oldu. O gün, o kadar çok türk kahvesi içerek kutladık ki sertifikasını almasını, sabah dörde kadar dışarda kalp çarpıntısıyla oturduk. Dedim ya, burası çıkmaz bir sokak. Havaların ısınmasıyla, sokağa atılan sandalyelerde geçer zaman. Çay, kahve, çekirdek, kısır, kek, poğaça. İp atlarız, sokağın girişine arabasını bırakan insanlara “yangın çıksa itfaiye giremeyecek, göz göre göre yanıcaz Beşiktaş’ın ortasında” diye bağırarak söveriz, kocaman saksılarda çiçeklere bakarız, kedi köpek besleriz. Sevgi, bizim sokağın kızıdır. Güzelliğine kapılıp gerçeği öğrendiğinde onu terk eden adamlar yüzünden kalbi kırılır. Maç günleri dışarı çıkmaz-nedense!-, Cumartesi olsa da pazara gitsek diye bekler. Güzellik uzmanı olarak çalışacağı günün hayalini kurar.
Bu arada, sokağın nöbetçi bakıcılarıdır Cansel ve Sevgi. Kimin işi varsa yaşlı annesini, babasını, bebeğini Cansel ve Sevgi’ye bırakır. Saatlerce pijamalarla oturup, çekirdek çitledikten sonra gecenin bir vakti “vakit geldi” diye, içinden karşıki dağları yıkacak o sessiz “off” çekişiyle kalkarlardı.. Fahişelik yapıyorlardı. Evde süslenir püslenir, kendilerini bize gösterir “off yavrum, fıstık gibi olmuşsun”u duyduktan sonra,da işe çıkarlardı işte. Komşularının kocaları X abilerinin, “hadi kolay gelsin”leriyle. “Geç kalmayın, sabah kahvaltı hazırlama sırası sizde!” Ertesi gün mesela içlerinden biri sokağa inmezse, bilirdik ki başına bir şey geldi. Kimse sormazdı “nerde” diye. Şikayetçi olun tavsiyeleri eksik olmazdı ama.
Niye uzatıyosam. Lümpen proleterler, seks işçileri vs vs. Siz nasıl öteki olduklarının altını çizmeyi isterseniz,. Ne derseniz. Sevgi, iki akşam önce, evden sigara almaya diye çıkıp kendini Boğaz köprüsünden attı. Notlarıyla. Hazırlanmış belli. Bankadan parasını çekmiş, borçlarını ödemiş, annesinin hesabına para yatırmış. Bunların hepsi gözümüzün önünde oldu. Biz, Sevgi’nin yanındaydık yani o bunlarla uğraşırken. Onun, burada, böyle yaşadığı için şükretmesinin çirkinliğini zalimliğimizden, kibirimizden anlamadık. Kör gibi. “Tüm Türkiye bizim sokak olsa, ooo” laflarına gülüştük.
Neyse Sevgi intihar etti. Boğaz köprüsünden atladı. Yediği dayaklar, tacizler, dışlanmalar umrunda bile değildi çünkü fahişelik yapmak onun içinde hiç kapanmayan, onarılmayacak bir yara açmıştı. Elimiz kolumuz bağlı izledik.
Her pencerelerinin önünden geçerken, içeri kafamı sokup “laağğğnn” diye korkutup “Allah belamı versin, bir gün o kafanı delmeden bırakmayacağım seni” lafını duyacağım bir Sevgi yok.Cansel, sürekli ağlıyor. Bazen kızıyor, ama hep çok üzgün.
“İntihar etti” nin altını burada yine çizeyim. Sevgi, intihar etti. Sevgi’yi intihar ettirdik. Katili biziz. Etrafınıza şöyle bir bakın, aynaya bakın, hayatınıza bakın. Herkes katilliğinden nasiplensin. Kendi tercihiydi diye sorumluluk almamazlık etmeyin. Tercih, seçenekler olduğunda anlamlıdır. Sevgi’ye seçenek bırakmadık.
Katili biliyoruz.
“Benimle gelecek misin?” dedi.
Bir hayale ilişmek istemiyordum. Sevdiğim birinin hayaline kurulmaya niyetim yoktu.
‘Gelemem.’
Güneşle tavlamaya çalıştı. “Sana bitmeyen bahar vadediyorum, elinin tersiyle itiyor musun?”
Nasıl da tanıyordu beni. İkna konuşmalarını gülmemi engelleyemeden dinliyordum.
Hava hep sıcakmış ve ben hep sevdiğim adamlaymışım.
Gerçekleşme ihtimali olmasa, benim hayalim olurdu. İnsan başka ne ister! Şimdi, gerçeğe yakınlığı yüzünden sadece korkuyorum.
Gönlümü kışa hazırlamaya başladım. Haberi yok. Şanıma yakışan kış hataları yapıyorum. Onun yazının hayaliyle mutlu olup, kendimi parçalara ayırıp kışa hazırlıyorum.
Eş dosttan duydukça çılgına döndüğüm “Yeteri kadar sevsen giderdin” tavsiyeleriyle, hatalarımla, kış hazırlığımla sevgilimin hayaline uyumlanıyorum.
Sevgilim,
Sevgilim yaz,
Güle güle.
Milli Piyango satıcısı olmaya takmıştım. Sürekli nasıl olurum diye araştırıyordum fakat olamıyordum. Ona, nasıl olamadığımı anlatıyordum.
Bu yıllardır geçmediğim yollarda neden onunlaydım, neden milli piyango satıcılığı hayal kırıklığımı anlatıyordum, saat niye bu kadar geç olmuştu ve neden sadece ikimizdik. Bir aydınlanma gibi değil de hayal kırıklığı karartısıyla aklıma geldi bu sorular. Döne dolaşa, yine, nasıl yanına düşmüştüm.
En son buluşmamızda ağlayamadığım için günlerce kusmuştum. Buluşma dediysem biz buluşmayız. Tesadüf eseri bir araya geliriz, ve birden ikimiz oluruz. Ağlamazsın heralde diyordum kendi kendime ama ya ağlamamı tuttuğum için arkasından yine günlerce kusarsam? Yanında ağlamak mı, arkasından günlerce kusmak mı? Tamam, kusmayı tercih edeceğim. Benim kusmuğum, benim kararım. Ben bunları düşünürken bir sessizlik oldu tabi. Cebinden tek dal bir cigara çıkardı. “Öldürelim mi?”
Öldürelim tabi anasını satayım. Her şeyin anasını sikmişiz, onu niye öldürmeyelim. Napıyosun dedi. Dedim biz niye böyle ikimiz kaldık. Nerde diğerleri ha, nerde? Tamamen senin obsesif olman dolayısıyla burdayız dedi.
Her şey normal. Hala üç yüz yıldır sorduğumuz soruları sorup, aynı şeyleri konuşuyoruz. Gerçek bir obsesyon. Tabi bu durumun tek müsebbibi niye benim onu konuşmuyoruz. Onu konuşmayı bırakalı beş sene oldu.
Cigaradan bir fırt alıp bana verdi ve ekledi; çok güzelsin.
Mümkün değil. İnsana iyi gelecek hiçbir şeyi birbirimize söylemeyeceğiz gibi saçma ve yazılı olmayan kurallarımız var.
Hangimiz ölecek, inşallah sen ölüyorsundur dedim. Bana uyar dedi.
Hayır uyamaz efendim uyamaz, n’oluyor böyle! Birbirimize ilk önce hakaret etmekle başlayıp sonra tekmeli tokatlı, taşlı sopalı bir kavga edip, öpüşüp, birbirimizden nefret ederek ayrılmalıyız. Daha önceden haber verilmeksizin değiştirilemez bir kural!
Söyle dedim, ne oluyor? Ben seni özledim dedi.
Sikeyim yapacağın muhabbeti deyip kalktım yanından. Anladım; çok yalnızdı ve yalan atıyordu. Hiç gerek yoktu. Biliyordu.
Dur geri zekalı, cigarayı ver dedi. Verirken elimi tuttu. Sonra bir hikaye anlattı. O kadar eski bir hikaye ki. Neredeyse hatırladığı her şey yanlış. Yanlış hatırlıyor. Ihlamurun kokusu da öyle değildi, kasımpatılar da. O gün üstümde o kıyafetler yoktu. Yanımızdaki insanlar hatırladıkları değildi. Çok güzel anlattı ama. Hiç müdahale etmedim. Benim için hatırlanmayacak kadar kötü anılar listesinin başlarında olan o gün, onun için ne güzelmiş. Güzel olsun diye uydurmuş hatta. Dedim ya işte, her şeyi yanlış hatırlıyor.
“Ben seni çok sevmişim ama becerememişim. Ne fena. Şimdi bir sürü kötü olayı asla yaşanmamış gibi yapamayacağız. Ben, artık seni kaybettiğimi kabul ettim. Götümden bir ilişki dinamiği uydurdum. Biz ancak öyle oluruz diye, sırf hikayemiz olsun diye, sen beni hep sev diye. Bir tek sen değilsin ya obsesif. Affedecek misin beni?” dedi.
Soğuktan zaten dolan gözlerim, sesle ağlamaya başlayınca hiç durmadı. Ben durdurmaya çalıştıkça midem bulandı. Ağlayarak kustum. İnsan ağlayarak ne kadar zaman kusabilir. Ben bir gece kustum. Böğürürken mi yoksa nefes almak için durduğumda mı “ne için amk, ne için?” diye sordum hatırlamıyorum.
Kafamı tam kaldırmadığım için gittiğini ayaklarından anladım.
Ne için affedeceğim?